Budala, Dostoyevski

budala

Rus Edebiyatı her insanın hayatına şöyle bir uğramalı. Hatta yer edinmeli, kök salmalı, asla da bırakıp gitmemeli. Kuşkusuz bu alanın en kıymetli yazarları Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev, Gogol olmakla beraber, benim için yeri ayrı olan yazar Tolstoy’dur. Onun romanlarındaki sıcaklık ve aşinalık hissi başkadır bana kalırsa. Tasvirleri olağanüstüdür. Anna Karenina’yı oturduğu koltuktan, yüzündeki en ufak mimik çizgisine, saçındaki dalgalanmadan, nefesindeki ince titremelere kadar gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz. Ama Dostoyevski bu açıdan daha sadedir. Onun için önemli olan ruhun betimlenmesidir.

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını iyi bir yayınevinden okuma şansını yakalayamadığım için kendisini esas olarak Budala romanında tanıma fırsatı bulduğumu söyleyebilirim. Onun gibi epilepsi hastası olan Prens Mışkin karakteri yazarın eserlerinden aldığım “çılgın”ca tadı açıklamaya yetecek özellikleri barındırıyor. Evet, Dostoyevski’yi okuruyla daha iç içe olan, onu muhatap alıp ara ara karşı karşıya sohbet ediyormuşçasına tavırlar sergileyen iyi bir romancı olarak anlatmak mümkün. Aksine Tolstoy okurlarına karşı biraz mesafelidir. Dostoyevski çok yerde hikayeyi durdurup gelişmelere senin yön verdiğine, seni dikkate alarak ilerlediğine dair gizemli bir his verir sanki.

700 sayfalık bu roman bazen çok uzun gelir. Zaman zaman gürültülüdür. Kahramanımızın yalnız kalıp biraz kafasını dinlemesi gerektiğini bile düşünebilirsiniz

Epilepsi hastası Prens Mışkin karakteri hemen hemen her ortamda bir şekilde hastalığından ötürü “budala” diye nitelendirilir, romanın adı da buradan gelir zaten, en saygın kişiler bile bunun bir hastalık olduğunu önemsemeden, (ya da belki önemseyip farkında olarak, hasta oluşuna acıyarak da) ince dokundurmalarda bulunurlar. Akli melekelerinin çok iyi olmayabileceğini, kızlarını bu adama nasıl vermeye cesaret ettiklerini, “düpedüz budala bu!” cümleleriyle açık açık ifade ettikleri de sık olur. Demek ki o dönemde hasta olan insanlara yaklaşım aşağı yukarı böyleydi. Şimdi de böyle mi? İnsanın yüreği bunu itiraf etmeye (toplum için bile olsa) pek el vermese de, şu an da çok farklı değil. Belki tamamen açık açık söylenmiyor, yine de özünde hasta insanların dışlanmışlığı diye bir gerçek var, yadsınamaz.

Prens Mışkin karakteriyle ilgili romanda bir iki yüzlülük sezdim. Diğer sağlıklı karakterler, işlerine geldiğinde onu çok aklı başında, bilgili, iyi yürekli olarak tanımlarken, işlerine gelmediğinde “deli” muamelesi yapacak kadar ileri gidiyorlar. Örneğin romanın sonlarına doğru olan malum skandal sahnenin ardından, Yepançin ailesi son derece iki yüzlü davranmıştır.

Screen shot 2015-04-05 at 5.21.28 PM

Her kitap bir iz bırakır insanda. Öyle de olması gerekir, bir kitabı bitirdikten sonra hayatınızda bir şeyler değişmediyse o kitabı olması gerektiği gibi okumamışsınız demektir. Ruhunu sarsmalı, benliğine hitap edip sona geldiğinde hırpalayarak yere atmalıdır insanı, okunan.

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski de tam böyle bir adamdır zaten. Onun cümlelerini okurken kendinizi dayak yiyor gibi hissedersiniz, savrulursunuz. Tolstoy aksine, büyük bir tablo çizer. Bu tabloda tüm ayrıntılar göz yormadan, olması gerektiği oranda bir köşede yerleşiktir. Ruhunuza doğru akar, sizi dinginleştirir; çok çetrefilli bir sahne bile güzel güzel, sakince anlatılır. Dostoyevskimiz ise günlük olağan olayları dahi sarsarak vermeye meyillidir.

Romanda belki dünyanın yaratılışından beri süregelen kadın fıtratının izlerini görüyoruz. Şu klasik hikaye, iki kadının rekabeti. Aglaya Yepançin ve Nastasya Filippovna, bu rekabetin çok esaslı bir örneğini gösterir. Ve fark edersiniz ki, söz konusu iki kadın ve sahiplenen bir bireyse, o paylaşılamayan bireyin bir önemi yoktur. Ortadaki çamurlu su dolu bir bardak bile olsa, iki kadın sınırlarını aşıp, fıtratlarının gereğini olduğu gibi sergilerken, o bardağı bile bahane edebilir.

Romanın yazıldığı 1800’lü yılların Rusya’sında, Avrupa’ya yönelik ciddi bir hayranlık akımı bulunmaktadır. Dostoyevski’de ise, bir süre Avrupa’da yaşamasına, hatta Budala’yı Avrupa’da yazmış olmasına rağmen daha Rus milliyetçisi bir tavır önplana çıkar. Romandaki Avrupa’yı eleştirip, Rusya’yı öven fikirler, Avrupa aşığı Turgenyev’e de bir cevap niteliği taşır.

Eserde uzun uzun düşünmemi sağlayan bir kısım vardı. Hatta ürkütme derecesinde bana tesir ettiğini söyleyebilirim. O da Ippolit karakterinin yazdığı mektuptaki, ölüm ve yaşam üzerine düşüncelerdi. Dostoyevski romanı yazdığı sırada birkaç aylık kızının ölümüne şahit olur, haliyle biz de romanda bunun yansımalarını görürüz. (Kızı Sonya da benim gibi 22 Şubat doğumlu bu arada ) Dostoyevski bu acı ölüme dair bir dostuna, “Sonya nerede? Yaşaması için çarmıhta acı çekmeyi göze alabileceğim o küçük insan nerede?” ifadelerini kullanır. Romanda beni ürküten kısımda ise ölmek üzere olan Ippolit karakteri, insanların nasıl yaşamın kıymetini bilmediklerinden dem vurur.

2

Dostoyevski dindardır. Dindarlıktan uzaklaşan dostlarına da romanlarındaki Hıristiyanlığa dair düşünceleriyle göndermede bulunur. (Katolikliğin diğer mezhepler tarafından “dinsizlik” olarak görüldüğünü Prens Mışkin karakterine söyletir örneğin.) Aynı zamanda Hans Holbein’in “Hazreti İsa’nın Cesedi” tablosundan çok etkilenen Dostoyevski, romanda iki yerde bu tablo ile ilgili düşüncelerini uzun uzun açıklar.

Dostoyevski Budala romanı için şöyle bir eleştiri getirmiştir: “Romandaki birçok şey aceleyle yazıldı, birçok şey uzatılmış ve başarısız, ancak bazı başarılı şeyler de yok değil. Romanımı savunmuyorum, fikrimi savunuyorum.” Bu şekilde düşünen okur ve yazarlar çok sayıdadır, ancak Budala’nın Dostoyevski’nin en iyi eseri olduğunu iddia edenler de azımsanacak ölçüde değildir ve Dostoyevski bu iddialardan hoşlanır, zira yıllar geçtikçe fikrinin yanında romanını da savunur.

Benim görüşüm; Budala, Dostoyevski’nin ruh hali, hastalığı ve yaşamına ışık tutması açısından son derece önemli bir eser. Hatta bu açılardan en önemli eseri diyebilirim. Dostoyevski’yi daha iyi tanıdığımı düşünüyorum, kitabı okuduktan ve eser ile ilgili yorumları okuduktan sonra.

Ben dünya klasiklerini, özellikle Rus klasiklerini İletişim Yayınları’ndan okurum hep. Gayet özenli ve kalitelidir. Liza Knapp’ın önsözü de Dostoyevski’nin hayatı ve kitabın yazılışına ışık tutması yönünden önemli, okunmalı. Hem kitaba başlamadan, hem kitabı bitirdiğinizde

Umarım benim kadar beğeneceğiniz ve faydalanacağınız bir roman olur sizler için de.

Keyifli okumalar diliyorum, sevgiler…

Bir Cevap Yazın