Tarihinden, Atalarından Utanan Türk İnsanı

Tarihinden, kültüründen, atalarından bizim kadar utanan bir millet daha yoktur. Utanılacak bir geçmişimiz olduğundan değil, aksine birçok milletin sahip olmak için büyük fedakarlıklar yapabileceği bir tarihe sahibiz. Ne yazık ki, milletimizi geçmişinden, dininden ve kültüründen koparma projesi başarılı olduğu için, Selçukluları, Osmanlı’yı ve bu devletler içinde bulunan nice kahramanı kendi atası olarak görmeyen ciddi bir kitle mevcut. Hatta bu yüzden tarihimizi sadece 23’te kurulan Cumhuriyet tarihinden ibaret sanan (kelimelerimi özenle seçmek için büyük çaba sarf ediyorum bu noktada ) insanlar da hiç azımsanacak miktarda değil.

1

Büyük Selçuklu Devleti sınırları

ABD gibi bir ülkenin ağzının suyunu akıtarak baktığın süper kahramanları var ya, hani filmlerini onar kez izledin, hani Batman, Superman, Spiderman falan… İşte bu adamların 200 yıllık tarihinde doğru dürüst bir adam olmadığı ve kökenlerini de Avrupa’nın hapishanelerini dolduran caniler oluşturduğu için, sanal kahramanlar ile kendilerini avutuyorlar, yetmiyor seni de kandırıyorlar. New York’ta Empire State binasının en tepesine çıkarken birtakım şovlar da gösteriyorlar sana. Bunlardan biri 5D olduğunu anımsadığım ufak bir film gösterimiydi. Tüm süper kahramanlarının oynadığı bir senaryo hazırlamışlar. Efektlerle süsleyip sunuyorlar. En önemli şehirlerinin en önemli binasında gösterdikleri şey bu. Çünkü ellerinde başka bir şey yok, hiçbir şey yok. Neyi anlatacaklar? Petrol savaşlarını mı? Skandallara imza atmış başkanlarını mı? Kızılderili katliamlarını mı?

2

Osmanlı İmparatorluğu, en geniş sınırlar

Bu noktada bize dönüp bakalım. Tarihimiz her birinin hayatı 15 serilik film yapılabilecek, cilt cilt kitaplar yazılabilecek ve tamamen “gerçek” olan padişahlar, sanatçılar, düşünce adamları, askerler, alimler ile dolu. Bir Mevlana Celaleddin Rûmi uluslararası bir üne sahip iken kendi tarihinde bu zatın olmasını istemez mi ona hayranlık duyan Amerikalı adam? Ya da Fatih’in, Yavuz’un, Muhibbi’nin, Abdülhamit’in torunu olmaktan kim kıvanç duymaz? Mimar Sinan senin tarihin, Farabi senin, Fuzuli sana ait… Sen sahiplenmezsen kim sahiplenecek? Hayır elinin tersiyle ittiğin şey utanılacak bir şey değil, övüneceğin bir şey. Şu an istediğin kadar inançsız ol, istediğin kadar fikrin-dış görünüşün batılı olsun, sen doğulusun. Senin köklerin bu topraklarda, bunlar senin ataların. Bayram namazına giden, leğende sabunla saçını yıkayan insanların çocuğusun. İstediğin kadar inkar et, mümkün olsa birçok milletin havada kapacağı bir mirasın içindesin.

İngiltere’de en çok dikkatimi çeken şey halkın tarihlerini hala yaşıyor olmasıydı. Sembolik olarak kraliyet sürüyor fakat bu sayede adamlar geçmişlerini dokunulabilir kılmış. Sınıfta İngiltere tarihi görüyorsun örneğin, Kraliçe Victoria diyorlar, parantez açıp “şu anki kraliçemizin babaannesi yani” ifadesini ekliyorlar. Sokağa çıkıyorsun, bir geçit töreni yapıyorlar, her yerde coşkulu insanlar, yüzyıllar öncesiymiş gibi bir sahne beliriyor önünde, kraliçe geçiyor çünkü. Onu koruyan kırmızı kıyafetli askerler… “X kralı/kraliçesi/düşesi/dükü nerede yaşıyormuş acaba?” sorusunu sorup, onların yaşadığı yere gidip yatak örtülerine kadar tüm yaşam biçimlerini görebiliyorsun. “Şurada yemek yiyorlardı, bakın şu odada şu fincanı tutarken, şu meşhur sözü söyledi” diyebiliyorlar.

1

Warwick Castle

Warwick Castle’a gitmiştik biz, Daisy adındaki çalkantılı yaşamı olan bir düşesleri için kadının yaşadığı yeri inanılmaz güzelleştirmişler. Şöyle ki, kaleye girdik, ihtişamlı bir yemek salonuna giriş yaptık. Daisy bir yemek düzenlemiş, kocaman üzerinde yiyecekler olan bir masa, etrafında balmumu heykelinden insanlar… Yanlarına ufak hoparlörler de yerleştirmişler sanırım, yanlarına yaklaştıklarında sohbet ettiklerini işitiyorsun. Üst kata çıkıyorsun, bir kapının ardından fısıldaşmalar geliyor, yatak odasına giriyorsun, Daisy ayakta, hizmetçisi kıyafetinin kenarını düzeltiyor, Daisy’nin ona emirler verdiğini işitiyorsun, tabii bu arada yatak odası da her tür eşya ve süs ile fazlasıyla detaylandırılmış. Oradan başka bir odaya geçiyorsun, birileri piyano çalıyor, birileri dedikodu yapıyor. Koridorlarda banyoyu temizleyen hizmetçilere bile şahit oluyorsun, ufak ayrıntılar hiç atlanmamış. Bu şekilde birçok odaya girip çıkıp binadan ayrıldık. İnanılmaz bir deneyimdi. Kim bilir ne çok sansasyona sebep olan son derece gereksiz bir tarihi karakterlerini bu şekilde günümüze aktarabiliyorlar. İngiltere’de, Fransa’da gittiğim ne kadar saray varsa, ne kadar tarih ile nokta kadar alakası olan bir durum varsa hemen etrafını bordo şeritlerle çevirip sergilediklerini gördüm. Versay, Windsor hep aynı şekilde.

2

Warwick Castle, İngiltere

Peki, bizde nasıl?

Topkapı Sarayı İstanbul’da en sevdiğim mekân. Verilen emekler oldukça gelişmesini sağlamış, yine de padişahların, sultanların yaşamlarına dair çok az fikir edinebiliyoruz. Birtakım sergiler var, içlerinde çok nadide parçalar da mevcut ama yine de yetersiz olduğunu düşünüyorum, kıyas kabul etmeyecek bir yetersizlik.

Bizde tabii, İslâmi anlayıştan ötürü, Fatih gibi padişahlar, yabancılarla temas kurdukları kısımlar hariç kendi yaşantılarında mütevazi bir hayat sürmüşler. Özellikle Fatih’in sarayda değil, İstanbul’da ufak, sade bir evde konakladığı söylenir.

Buraya gelene kadar, “Osmanlı Hanedanı kimdir?” sorusunu yöneltebiliriz. Yurtdışına sürülüp, topraklarından, kültürlerinden koparılıp, beş parasız sokağa atılıp, 2 gün önce şehzade iken, 2 gün sonra Avrupa’da bulaşık yıkayan, yıllar içinde asimile olan bir aile mi? Yoksa abartıyor muyum? Çocukken bize zorla “padişahı kovduuk! lay lay lay!” diye söylettirilen şarkılarda, hangi padişahı, neden kötü bildik? (Biz Vahdettin’i vatan haini ilan edip sürdük, Fransa Marie Antoinette’i katlettiği halde sırf tarihleri olduğu için Versay’da yüceltiyor.) Bizim tarihimiz nerede? Kitaplarımız, cilt cilt Osmanlıca eserler ne alemde? Saraylarda kullanılan eşyalar nasıl kayboldu? Sultanların, şehzadelerin, vezir-i azamların konakladıkları köşkler kimler tarafından yok edildi?

640px-Sultan_Mehmed_VI_of_the_Ottoman_Empire

Sultan Vahdettin

Bir milletin çocukları neden dedelerini sevmeyecek noktaya getirildi?

Lisede bir bilgi yarışması düzenlenmişti okulumuzda. Devlet okulundan öğrenciler de gelmişti. Öğretmenler belli ki sol görüşte ve biz muhafazakârlara karşı oldukça önyargılılar. Yarışma esnasında devlet okulundan bir çocuk kalkıp şöyle bir cümleye başladı, “Fatih, İstanbul’u işgal ettiğinde…”; bizim hocamız araya girip kibarca düzeltti, “İşgal etmek değil evladım, fethettik biz İstanbul’u.” Sol görüşlü hocalar ayağa kalkıp şiddetle tepki gösterdiler. “Küçücük çocuk bu, ne olmuş öyle dediyse, akıllarına ne sokmak istiyorsunuz, ne demek istiyorsunuz?” türünden saygısızca ve bizi hayrete düşüren ifadeler kullandılar.

Screen shot 2015-02-25 at 9.13.30 PM

Sultanahmet

Küçücük çocuk?
Yahu, İstanbul! İstanbul ya, simit-çay edebiyatı yaparız, hakkında yüzlerce şiir yazılmıştır, kimlere misafirperverlik etmiştir, bizim en büyük hazinemiz olan İstanbul! Batının hayranlıkla baktığı, birçok büyük devlet adamının, komutanın sahip olmak için canlarını ortaya koymaktan geri durmadığı şehir! Nasıl “işgal” diyerek kendini aşağılayabilirsin? Bu sensin! Senin tarihin, senin övünç kaynağın. Bunu yalnızca “İslâm’a karşı olan düşmanlık” ile de açıklayamıyorum. Daha farklı, aşağılık kompleksiyle bütünleşmiş bir ruh hâli olmalı.

Fransa, tuvalet kültüründen yoksun atalarının iğne kutusuna kadar tüm hatıralarını saklasın, sahip çıksın, bizler geldiğimiz noktaya yanalım. Yıllarca bir azınlığın darbelerle, idam cezalarıyla, baskıyla kontrol ettiği bir ülkenin gençliği, düşünceleri, bakış açısı ne durumda, insanlar neye evrilmiş biraz düşünelim.

Kendi kültürüne düşman edilmiş bu insanlar, Münevver Ayaşlı’nın İnönü zamanında geçen “Pertev Bey” romanında, “kayıp gençlik” olarak tasvir edilir. Öyle yerinde bir ifade ki, ülkemizde sokağa çıkınca bunlara şahit olmak öyle normal ki…

Ne acı. Ne çok acı.

Bir Cevap Yazın